30 Ekim 2014 Perşembe

S o r t a b l a

.
bir gündü bizim koltukaltlarımızdan
viral yanlarımıza her yerlerimiz öpüldü.
çay ocakta, kış uykuda, yoga ancak ölünceydi.
uçarıydı tek ve yoğunluk.
ağlarımızı sağmak mümkündü, mümkünlük mümkün/
kıyasıya hıçkırmak, akıl kaçırmak mümkün,
birgün üstümüz başımız toz ve kurşun/
aşk kurgu, kuruyordu gökdelenlerini gözlerimize,
çoğalıyor çoğalıyorduk, 
bitmiyen bir serüvende- 
masalımız anlatılmıyordu,
koltukaltlarımızı öpüyorlardı.

..
Bir çığlık sarmalı var serçe parmağımda
Gece değil gündüz değil 
Zira dünya ve hatta evren değil
Bu bir küçük serçe parmak 
Bir başkasına değip bir başkası olan
Varoluşundan koparak 

Bir albatrosun kanadında bir başka dünya
Ve dünya hatırladıkça var
Unutur çıplak bir bedendeki tuzlu suyu
Ve yutarak yokeder bütün notaları ogutmeden;
Bunu albatros yapar
Serçe parmak eksikliginden.

.
gerçeğinden, gerçeğin gerilmişliğinden
gerilerek patlamış yokluğundan,
/bir albatrosun kanadında bir başka dünya/
anne bana bundan al. 
uçmamışlığımı uçursun. 
yazdan uzak zaman, rüzgarımı doldursun.
yerde ve gökte değil,
günde ve anda hiç değil,
belirsizlikte yuvarlanan bir kum gerçeği,
öpsün dağların taşını- uçsun.
konsun uçsuzluğa.
tanrı. bana bir uçurtmanın bağlı ve hürlüğünü değil
 yok da olabilirliğini bağışla.

..
Duvarlarından koparak geliyor renkler
Kimliksiz bütün tonları tozun toprağın
Gözler yumulmalı
Ve sımsıkı saklanmalı evveliyatı oyunların.
Az çok sarı lira sol cebin solunda
Bir iğde ağacının zirvesine saklanmış
Herhangi bir çocukluğunun sabahında
Dikenler dikenler
Uçları sıvı kırmızı hatıralar
Sekiz dakikadan önce gelen 
Bütün yalanlar aslında biraz gerçek.
Yüce tanrılar bu adak size
Çocukluğum bu kadar, bir kaç da çamurlu bilye.
Al ve kork kanat çırpışlarımdan
Bunu herkes bilir;
Bir tanrıyı ancak bir Çocuk yokedebilir
...
ses tellerinin bütün koridorlarınca koşan,
bir çiçeği, ellerinde anca bir çocuk büyütebilir.

.. Erkan Güzel
.Elifcan Arslan

13 Ekim 2014 Pazartesi

O.can.

bir yokluğun ağır kederini soluyorum
can yanıyor. O.can yanmalıdır oysazatenama.
doğanın dengesinde söğüdün kendini tüketen savaşıdır çünki bu
kadınaysa hep hayal kalmıştır. ve kadın hep hayal kalmıştır
ayak parmakların üstünde sessizce süzülen
kendi gövdesini ancak kendi doyuran
doğurgan bir ananın öfkesini kim es geçebilir?
istiyorsa n asılsa kaybedebilir
mühim ki yol sorsundur, yanyana geçsindir.

terleyen eller geride, adamda naif kadın gerginliği
bel incesi söz nüktesi çatı perdesi
bunların yanında keder, kadınındır tercihi olmadığı içün
bu yadetmeklerle içimiz daralmıştır da topyekün.

böyle safiyanelik onun düzlüğünü bozabilir
çünki şahlanmayı taşıyordur içinde şehirlerarası koşabilmek
öyle sarsılmaktır ki yol doğurur eşzamanlı sevmek ve bitmek.

güç kadında. can yanmaktadır. oysa O.can zaten yanmalıdır.
hem taşıdığından kendini yokeden şehirler kederini
-gonoreden biraz- ellerinin titrek telaşından. yanmalıdır. yanmalıdır.

herşeyi mahvetmenin bir kere daha mümkün olmadığı 
bir yer vardı biliyorduk,
biliyorduk, bundandı bir gün orada olmak zorundaydık.
aşkın tanımını kim yapacak geride, değil çiçekler içinde
yine de mutlu ama hep dipte, uzanık kalmış şuradaki varlığımız dışında
-hangi gün bağışlar kadını -belki adını bağışlarsa-
O.can.
hangi hayatı hangi yaşadıydık.
biliyorduk öldürmek bizdendi.paylaşılamazdı.
öldürdük, bizdendi.paylaşılmadı.


28 Ağustos 2014 Perşembe

minimize edilmiş süleyman ya da romantik bir başlık

uyuduğun gibi uyanabilirsin
ya da uyanmayadabilirsin.
gözlerini kapatıp uğurlayabilirsin bir semenderi
oysa burada süleymancık öldürmek yasak.
yenip yenilebilirsin bir çok oyun karşısında
kendinin karşısında değil, (oyun bizim aramızda)
kurbağaları öpebilirsin, tiksinerek
üstelik her günaydında.
soyunabilirsin koşabilirsin avluda,
herkes bebeğinin tekmelerini görebilir
herkes yaşlı gövdeni ( ve koca poponu) görebilir
(ama kurbağalar asla.)
sonunda, bir liman varılacak/
kuş uçacak ve öyle hızlı ki katiyen göremeyeceksin
gün dayanacak kapına 
ağır
hızlı, 
yaşlılığını bir çocuk unutturacak.

sonunda 
olur
hüsran da
ama
olabilir aşk da.

22.07.2014 02:14
patara

19 Ağustos 2014 Salı

dağınık ve durgun

I.
biz gözlerimizleyiz
onlar başkalaşıyorlar
bir şehirden bir şehire 
ve bütün şehirlerde,
biriz, biat ederek/ belirginleşerek
yalnız birbirimize.
üstümüze geliyor 
üstümüze üstümüze
tüm o flörtleşmeler 
ve ben'le başlayan tüm cümleleri insanlığın
san ki bağrındasın sıcağın
tüm ömrün terliyor,
bütün dünyanın omuzlarını yük mü ettin
şakaklarından ter boşalıyor
bir gün yine boş bir bahçeye bakarak sevişiyoruz
yıldızlarını yakalıyorum çoğalmanın
en parlak gökleri saçlarında soluyorum
bir kerre daha soğuyorum böylece
böyle; bu olmaktan.
soyuluyoruz başı a, ve sonrası meçhul
toplum soyuyor bizi,
çırılçıplak kalıyoruz, yapacak hiçbir şey kalmıyor
birşey dışında, hiç. şey.
sorgusuz biliyoruz suyu, 
bir masumiyet kucaklıyor kumsalda izini,
ellerin
alnına dek
ayakparmak uçlarına-duru
bir masumiyet, ben olaydım adı.

II.
gözlerim kaydetti,
ellerim bittabi bir kaybediş tutturmuş gidiyordu
-ki dokunduk-
balkona benzer bir yerde
bir yamaç mı yoksa,
tutkularla öpüşüp durduk
'"en doğrusu" dedin, en,
ne orada ne içimizde bir müzik çalıyordu
yıldızları yakalıyordum,
belki biraz julio eglasias,
konuşmadıklarımız keşfedilmemiş lahitleri parçalayabilirdi
parçalıyordu.
susuyorduk,
şayet çakmağın ışığı olmasaydı
ki çok içiyorduk, vardı
kimiz bilmeyecektik belki de,
zaten bundan çılgın gibi korkuyorduk
bundan ve belkilerden,
duyguların belkemiklerinden.
susmak kanyonuydu çoğalmanın,
bir şelaleye varıyor, orada iyice yıkanıyorduk
onlardan ve oğlanlardan
 ve onlardan, kadınlarından.
kuruyordu merhametimiz,
kırılıyordu yalnızlık
az kalsın kırılacaktı.

III.
önce ilklerimiz vardı
önceliğimiz; hiç de karışık olmayan.
fütursuz ve çapkın,
ellerim boynunda
su; heryerde
yüzün saçlarımda
diyorum ki "her duygunun bir kimliği yok"
diyorsun ki "duygu yok"
öylece çoğalan kumların içinde
birden öpüyorsun küçük ağzını
bir kediyi anlatıyorsun böylece
bir kedi
dört ayağının üzerinde yalpalıyan
bipolar
çoğalan ve çoğalan
yokluğu da böylece...

IV.
konuşan bir şeyler kalıyor geriye,
kaybettiğim bir ateş,
koruduğum durgunluk
merhamet.
duru-şun.
korkarım küçük ellerine
fazla yükleniyorlar
ötekilerin.

bir düğüm müdür yaşam sevgilim,
bunu ağlarken söylemiyorum

çözelim...










15 Ağustos 2014 Cuma

vesevgilimseslenişi

yüksek arabalardayız sevgilim.
bu yüzden kağnı ve aşk şaşırtabilir bizi,
gözlerimizin önünde boyveren boşluk,
genzinden seslenen boşluk
ve köpeklerin çiftleşmesindeyiz.

yine de göğe hayretle bakan
annesi babasından dövülmüş bir çocuk,
iki buçuk yaşında, na'lı çocuk
hırpalandığında ağlıyan
kollarına teslim edebilir kendini hiç tanımadığı bir adamın,
ağlarken yıldızlar susturabilir çığlığını,

masumiyet mi derler adına
keşfedilmemiş bir genden mi bu / 
bir yerlerde birşeyler ilerliyor sevgilim.
görmek şaşırtabilir bizi.

sarıldığımız aynalar ve boşluklarda
birbirimizi dahi kaçırmış olabiliriz gözden
çıkarmış da olabiliriz
gizil fizyolojimiz hiç bilmeden.

ovaları düşünüyorum oysa ben,
ve dövülmüş çocuğu anasının kucağından
alıp koşarak uzaklaşmayı düşlüyorum sevgilim
oralara oralara
ağrım şaşırtabilir seni,
sanrım delirtebilir
çünki delirtiyor beni.
yok canım/ okadar dahi benzemiyoruz
üzerinde dedemin kokusu,
genç bir parfümle aradabir sallanıyorsun
ovalarımdan ovalarımdan
bastırıyorsun bir şeyhleri
metafizik aç susuz kalıyor
yorum bile gerekmiyor şuramıza.

kalabalık alanlardayız sevgilim,
oysa karşılaşmamak
şaşırtıyor bizi


30.07.2014
23:45
ağaçevler duyan sedir

23 Mayıs 2014 Cuma

yitmişik bir gece



tükenir tükenmişlik de bir gün
koşarsın Erzincan'da bir kır at,
iki kır at bile olabilir
çünkü tramvay koltuğunda Edip Cansever.
aşktır yaşanan tek başına bize yalan söylediler,
ölüm de yalnızlık kadar iki kişilik olabilir.
yollardan yollara bir kadın / erkeği söylemedi ama
kadın yol.
bir diz bir omuz bir niyet hangi kötü yola girebilir.
çırılçıplağız, çırılçıplak öyle ki her yanımız dokunulabilir.
dolunayla gidiyoruz, Edip, kadın, ben
ve bu şiir her an yıkılabilir.
esmer ve küçük ve elleri de
ve buram buram adam
bu gece Haydarpaşa garında ağırlanıyor,
hüzünler ağırlıyor boynunda bu gün.
biz boğazdan geçerken her yerlerimiz uçuş uçuş
biraz daha sarsılıyor.
kum, göl biraz Kuzguncuk ve gün.
bizi dünyadan iten damarlarımız biraz daha ağrıyor.
kimi derinden affedebiliriz Nilgün,
şehir ışıklarını oramıza buramıza yakarken
ve bir akşam sefası tohumu çürümeye durmuş bir kutuda.
kimi ağırlarız daha kendi garımıza
yahut kanımızda.
su da kan da aşk da aynı anda çekiliyor
susuyoruz Edip, kadın, ben
savrulup giden, sefil ömrümüz karşısında.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

süt ve birtakım meseleler


sen beni terkedince herkes gitti
bir kedim yoktu ve hala yok,
benim hiç kedim olmadı zaten ve hala yok.
üstelik senden sonra evren bana hediyesini sunmadı sevgilim,
mektup da göndermedi.
çünkü sadakate inanmıştım ve evreni çok üzmüştüm,
çünkü seni aldatmaktan sayacaktı cümle alem bunu,
ve cümle alem beni aldatsın, seni çok sevsin sevgilim.
denizi gören çocuk gibi, çimeni gören köpek gibi korktum ilkin,
böylece kapına dayandım- düştüm
çünkü senin de kapın hiç olmadı,
ya madem kendini maketlerle, şiirlerle avutacaktın
ve madem ayakta durduğun yerde düşmüş gibi kalacaktın,
neden beni türkfilmlerinin derin uçurumlarından ittin, sevgilim?
uzaklığından korktum sonra, (yoksa ilkin mi)
sonbaharı ve kışı atlatıyorduk, 
tramplen beni yalnız uçlarında ağırlıyordu,
üstelik havuz çok pisti, el değmemiş bir pislikti.
hep düştüm düşecektim ve hep düştüm
elimi kolumu bacağımı gövdemi ve aklımın her köşesini kırdım,
doktorum sen olsaydın hastalığımdan ağlayacaktım.
hep çıkıp koşmamla bilindim, yokuşlara merdivenlere,
usanmadım yine binlerce tramplen çıktım.
hecelerimi düşürdüm sevgilim aynı anda yayımlandım.
beni sevdiler bir sütü iştahla içer gibi, şaşırdım.
Çok içtim, çok ağladım, çok ağrıdım,
benim ağrımdı en çok, hep, hiç bitmek bilmeyen,
bir bipolar kadar sağırdım o zamanlar ve çaresiz vurdum seni
bir sütü iştahla içer gibi, 
sevgilim o çok yorgun ve delicesine iştah;
belki son gecemiz ve ilk kahvaltılar,
omzuna yattığım ve cılız ruhuna daldığım'lar,
aptal saçların ve çocuk suratına duyduğum şefkat
souad massi ve qhir enta sevgilim,
ya da orhan gencebay ve dokunma.
ağzımı açtım ilkin, söyleyeceklerim vardı 
beni dinlemediler,
sen beni terkedince herkes gitti, rakı içtiler.
balık da yediler ama o kısım çok mühim değil,
sen beni terkedince onlar da seni bir kere daha alıp gittiler,
sevgilim, inan en çirkiniydi bu, çünkü sen benimdin,
çünkü sen benimdin ve bütün uzuvlarım önemsiz bir detaydı,
çünkü ellerin küçük bir çocuğun elleri gibi bir bahçeye uzanıyordu
ve hiç bir kelimesini anlamadığın kelimeleri duvarlara yazıyordu.
bazen artık o kadar büyümüş ki artık ölmüş bir adamın elleri gibi
bana vuruyordu, hem de yüzüme, hem de en güzel saçlarıma
ki ben o saçlarımı aynada bile görmemiştim sevgilim 
ama çok güzel olduklarına emindim,
çünkü öyle güzeldim ki beni yok mu etmeliydin?
beni yetimhaneye bırakmadan önce bir a4 ve kalem aldırmalıydın mehmet'e,
ensemden tutup 'söylediklerimi yaz!' diye zorbalık etmeliydin,
beni polislere vermeden önce söyleyeceklerimi dinlemeliydin.
hiçbirini yapmadın ve o gece sarıldık böylece,
o gece hiç sarılmayacaktık sevgilim kulağımda ortaçgil,
bizim fermanımızın mührünü çakmıştılar o gece, yani bitmiştik.
Yani sonra İstanbulda, iki yabancı, iki kırık dal gibi belki 
artık asla boy veremeyecektik.
sevgilim sen yine kocaman adam olmuşsun ama ben belki uzardım daha,
ben belki uzanıp güzel meyvalar koparırdım daha,
belki o güzel meyvaları iştahla yiyip şiirler yazardım o açlığa
ve belki bir meyvem olurdu.
sevgilim ilkin gebereceğim sandım etim bile acıdı.
günlük felan tuttum, yorganı parfüme sıktım- boğuldum,
aşk bir daha mümkün mü derken bir anda oldum,
adımın hecelerini toparladım en çok can'ı buldum,
mevsim ısınıyordu içimde ılık bir şarkı,
yollara çıktım sonra hep kendime vardım.
hüzün son bulmuş dedim, 'artık sevinebilirsin.
ama göğe bakmamalısın. '
bir sarılsam mı dedim hiç bilmese,
hiç bilmese kimse ben bile bilmesem,
sussam konuşurlar sevgilim, bu ne biçim özgürlük.
'gel dese gider misin', sevgilim, bu ne biçim soru.
sen iyisi mi o kahveyeşil göklerini oralarda iyi koru.
aklına düşersem bir tramplenden zıplar gibi,
bir kırlangıcın gövdesini görmüş ama farkedememiş ol,
unutma salıncakta sallanan kadından düşmediğini
hep varolduğunu ve varolacağını, gövdemi an.
ve n'olur yazacaksan bir daha benden
 benim imlalarımı kullan.




16 Nisan 2014 Çarşamba

dolunayı tutmak


ellerimizden başlamalıyım sayın bayım.
durulanacaksam dolunay gecesi,
duracaksam göğsünde göğünüzün-
bir çınar fısıldamalıyım kulaklarınıza sizin
serin dallarında uyuduğum.
Nar gibi, verdikçe veren, 
yar gibi, göğün tüm tentesini geren, 
denizin rengini sorgulatmayan ve her mucizeye açık,
hava gibi taze, alınımız kadar açık
lakin ellerinizden başlamalıyım sayın bayım,
tutulmaya bir ay'sam,
bir aysanız şayet kaybolacağız içinde bu anaforun,
batık şehrimizi bulacağız bir duysak seslendiğini.
tanrılarımız ve annelerimiz olacak,
babalarımız yalnız gözleriyle değil elleriyle sevecek saçlarımızı, 
şaşacak bu işe tüm yetimlerimiz.

bir duvak ve çimen,
sevişmek çıldırtan mümkün,
sizin verdiğiniz nefesi solumayı seçiyorum sayın bayım,
gençliğimin uzayan koridorlarında
odanızın kapısını aralayıp kimsesizliğinize bir kim olmak istiyorum.

aşk, götüren, götürdükçe götüren bütün gözlerimi.
Bu çeperde varlığım ki öldürüyor beni.
dünyadan da onların yüzlerinden de sıyrılıp geçmek, 
gözlerimi sımsıkı kapayıp tümden gitmek
kalıp bir yelkovanın ağır kaderini paylaşmak istemiyorum
sayılmak istemiyorum evrenin hiç bir tarihçesinde,
yalnız siz, beni bir kere olsun yazın istiyorum bayım.
durulanmak üzere durdurduğumuz iç geçmişlerimizden,
bir ışık hüzmesi gibi sıyrılmak istiyorum.

siz
kanlı bir dolunaya nazır,
yalnızlığıma koyup,
bir çocuk gibi ağlatmayın beni.
bir an evvel gelin.
size günlerim,
size gözlerim
size ellerim var benim.

25 Mart 2014 Salı

kuşun aşkı


gövdemin açlığı açıklığa
doymadığı aşka,
ne yana dönsem bozbulanık
ne yana dönsem entrika/
korkuyorum çok
Çok korkuyorum,
inadına değil- kuş diye,
sarıl bana.

Bir örtüyle örtüyorum üstünü,
açılıyor her yanım, yaralarım,
Kalbimi çıkarıyorum
Koyuyorum ellerine
-yaraşmıyor.
sevgilim, belki de
dokularımız tutmuyor
ama sen yine,
yok değil, ilk diye
sarıl bana

bir yokuşu aşıyorum
dermanım senin dizlerinde
güneşin açtığı yerde
bir,
babam beni kollamıyor
tehlikeli aşklarda yüzüyorum
yüzüm sende,

sevgilim halim yok
bunca çiçeğim, gülüm yok
hiçbir şeyim yok devşirecek
ellerimden başka/

sen de yoksan, neyi besleyeceğim
ağzımla,
aşkla?

ay hazır tutulmaya,
diye değil,
tuttuğun yerlerimden sarıl bana.

16 Mart 2014 Pazar

Bulut Adam'a




korkunun gülü
durgunun gölünün
o taa yakın göğüne ulaşamaz
işte tam böyle kıyısız,
limansız, adasız
ve hatta denizsiz seviyordum.
ortalık bomboştu.

biliyordum bağışlanırdı ustaca
hücre bir aklın gardiyanı,
bağışlıyordum.

hiç olmadık yerlerde 
hiç olmadık kulaçlar ata ata 
ruhların dansına gidiyordum
ki gidiyordum.

bir adamın yok gözlerini
büyüterek içimde
ve her deminde bir "mahur beste" alıp da gövdeme
efkâr dolu bir gülüşe baktıkça
hiç bir yere varamayan hasreti andırıyordum.

beni asla duyamayacakları,
belki 'sonra' anlayacakları
ama 'önce' anlamaları gerektiği 
o noktada

asla anlaşılamayan bir tablo gibi
sunuyordum kendimi
o dağ deviren buluta.

Uçacak, gidecek n'olsa,
bir gece bir garibin dediği;
başından vazgeçmek değil mi
gerçeğe en uygun biçimde sevmek?

Sunakların içinde bir belirsiz sevgiyle
öldürebilirdim sevdiğimi bir gece-
ki yaraşırdı onun yakışık gövdesi bu sahneye.
Yapamadım.

Bir sığınaktık,
ona bana ve tüm cümlemize.
Ve küçük umutlar;
Ağrıdan ağlamaktan gayrı bilmeyen gözüme-
O'nu verdiler 
bana,
ben de sevdim.

adımın tınısının dahi kaybolduğu dünyada
hiç uyumadan, 
uyruksuzca ve usulca 
ama hiç uzlaşmadan

bugünün dünü hiç anmadığı,
hayır'ların evet'lere yapışık durduğu dünyamda,

külotsuz ve etekli bir kız çocuğu fütursuzluğuyla sevdim
koşan, ve sürekli kovalanan...