27 Aralık 2012 Perşembe

karaduvarüstünebeyazyazılar





-*Pervaza sabah üstü üşüşmüyor-
kanatlanıp uçmasında kuşlar.*-

Bir adamsa sokaktan yaralarını sararak geçiyor,
bütün ömrümü sarıyor elleriyle- 
(-Heeey!)
o ne çapkın bir gece!

(-'Bi kahve içmeyelim mi?')
Ertesi sabah diyoruz ertesi sabah-
Kemikli bir sarı surat, 
         en başarılı düşüşünü anlatıyor.
gözlerimiz polis lambalarını arıyor. 
Bakmıyoruz birbirimize.

sigaramızı içiyoruz, 
sigaramızı içip bir kere daha seviyoruz yalnız
sigaramızı.

(-'nasıl gidiyor'
-bildiğin üzre.
-'öyleyse kötü')

Bir sigara uzatıp dudaklarımı izlerken 
         korkarım balkonu dinliyoruz.
balkon soğuk duruyor, soğuk konuşuyor
balkon soğuk.

konuşacak mecalim kalmadı benim de;
bildiğiniz üzre.

(-'içeri geçelim mi?
-Olur.)

içeride bir saydamlığı delip içinden geçiyor adam,
Kadına ve maviye çalan bir hayalin içinden geçiyor.
ama heyecanın değil; hiç değil.
belgeseller ve öyküler tırmanıyor geceyi,
bir noktada herşey bütün;

dikkatimiz dağılıyor

(-'Yürüyelim mi biraz?'
-Olur.)

Çıkıp yolu koşuyoruz
Kısa bir hikayeye giriyoruz böylece
güzel bir adamın söylediği; 
orada herşey iç içe.


Bahçeyi görüyorum ilkin 
çevirip duvarı gösteriyor bana.
içiçe
ister istemez iç içe...

fütursuz, savurgan, asılsız zamanlarda
kuşların küllerinden doğduğu yerler buralar değil.
eminiz yalnızca bundan.

geçen şey zaman mı kestiremiyorum-
sokaklar mı geçiyor yoksa,
yürüyoruz;
köprü altları ve sabahın ilk saatleri,
çamurlara basarak ve pantolonlarımızın paçalarıyla.

evimin önüne geliyoruz,
vuslat olmadan veda da olmuyor.
Bu da değil öylesi.

bu gece acaba
seviştiğimizden mi, insanlığımızdan mı,
tahammülsüzlüğümüzden mi utanıyoruz?

(-iyi geceler
-iyi geceler)

3 Aralık 2012 Pazartesi

Meyhane Suskusu



Ucuz meyhane masalarında
sigara sessizliği...
Gariptir sesini duyuyorum dağ dingini kuşlarının,
susmak üzere gelmiş kumrular,
durmak üzere atıyor ritmi damarlarının-
bir hüzün
seni kovalıyor
yakalıyor beni,
ne yana dönsem can acısı 
bu kaktüs akşamlarda.

Ucuz meyhane masalarında
kareli masa örtüleri
ne derin bir okyanustur şimdi.
İkimizi ayrı kıtalarda kılan,
Okyanusları gebe bir kadın gibi
büyüten, çoğaltan
wegener kuramının canı cehenneme.

Bu gece de üzerimizde
klasik gerginliği-
heykel soyluluğu...
Bizim önümüz arkamız 
natürmort boku.
Ölümcül biçimde 
ikimizi de bir durağanlık solduruyor elleriyle burda;
(doldurdu adam), doldurdukça
Ucuz mey-hane masalarında,
bir küçük;
bir küçük daha
iz bırakıyor.


20 Kasım 2012 Salı

Es


Kapıyı açtım.

içeri delice dolan mutluluk;
omuzlarıma bir yük gibi biniyordu.

Kaldırım taşları ve genç kız havaisi yürekler
yolcular ve o katran karası akşam
beni anlamıyordu.

Beni anlamıyordu muavin,
ve doğadaki delice ışık;
takipten başka birşey bilmiyordu.

Bir adam uzakta bir kadının düşüyle avunuyordu.
Bir adım iki kişi arasında azalıp çoğalıyordu.

Koptu bağı ipimin
ufalıp kalbimin en es yerinden.

Kapıyı açtım.

doldu içeri mutluluk.
ama mutluluk da bir yük oluyordu sevmeyi unutunca.

Beni anlamıyordu uzadıkça uzuyan zaman,
ve gökteki karpuz dilimi;
takipten başka birşey bilmiyordu.

Bir kadın uzakta bir adamın yüzünü seviyordu.
Bir adım;
hâla,
haala
gelinemiyordu.

30 Ekim 2012 Salı

Ben


Ayvansaray'da;
sıvası dökük bir duvarın dibinde ;
Dedem bir bebeği kalaşnikof gibi tutup poz verirken
Yaptı beni anamla babam

Hep esrik, hep eksik-
Tırnakları iş çıkarmasın diye hep sonuna dek kesik
Bir kız çocuğu, bir mara;
Ben. Adım Elif.

Kuşların çağrısına kulak verdim zamanla
ama ölmedim.
Yıldızlar seçtim, sokakta yüzdüm.
Ne yaptımsa-
tüm ailenin bir arada olduğu fotoğrafta poz veremedim.
Hayvan da besledim;
ama hiç bir hayvanı evcilleştiremedim.

Ne de olsa çöpe atılmak üzere
defalarca kürtaj masasına bacaklarını açan
bir kadının çekirdeğiydim.

Bir kız çocuğuydum, 
doğana dek erkek beklenen

ve
bir mara yaratmıştı dedem
o fotoğrafı çektirmekle...

Hem de 
o duvarın önünde!

16 Ekim 2012 Salı

Gülümsemenin şiiri



Gülümsüyoruz
çöpe atılan bir çiçeğin hazin öyküsüne
sarı beyaz papatyaların kanadığı,
zamanın tersine işlediği o dünyada,
paralar ve ırklar en elzem sorunken
oturup karşılıklı; gülümsüyoruz

bizim güzel tenimiz,
bizim naif, aşşağılık, orospu tenimiz;
hayatı bilmiyor diye.

Kırgın ve sakin
neredeyse dingin göğümüz anlatmıyor 
büyüsünü sevdamızın.
Varsın olmasın;
beni giyiniyor, soyunuyorsun her sabah;
biz; gülümsüyoruz...

Sabah en erken uyanan hep sen oluyorsun;
beni uyandırıyorsun sonra sanki;
kocaman bir sabaha uyanıyor körpe dünyamız-
mertlerin mert olmadığı;
evrenin kendini yitirdiği;
iyilikten büsbütün çıkan-
hain; şerefsiz dünyamız-

Kahvaltı mı ediyoruz? gülümsüyoruz.
Çünkü gülümsemek törpüsüdür acının.
Bol bol sigara içiyoruz
bol bol kötü şeyler yapıyoruz-
herşeyi unutmak için.
Gülümsüyen ve kanayan tüm yaralarımızı susturmak için.

Bazen hoyrat, hatta yasak ve yasal; 
sevişmeler için.
Sigara tutuşturuyor sonra ağzıma hayat;
sırtımı döndüğüm; bir beşik olan hayat.
susuyorum.
uyuyoruz

evvelinde
gülümsüyoruz
çölüne bakıp tutsak bir ömrün-
bak nasıl kenetlenmiş duruyorduk
ressamının tüm renkleri savurganca
kullandığı şu tabloda...
şu parçalanmış-asla bir şaheser olamayacak olan;
hazin tabloda

Nasıl gülümsüyorduk!
dünyayı bilmiyen bir yeni doğan gibi
ölesiye pervasını yitirmiş iki minik kuş*
iki kırık düş,
büyümeye ve bilmeye,
küllerinden mutlu bir renge 
boyanmaaya adanmış iki kırık dünya...

birleşiyor muyduk?
hüznün adı yoktu...
gülüm
süyor
duk.

1 Eylül 2012 Cumartesi

"Quills"




Bir kuş tüyü görünümünde gelip,
delice keskin bi bıçak gibi derinize saplanan; 
-ki korku faktörünü reddederek-
o aşk işte.

ve nefret en büyük dostudur aşkın.
dostlarsa beslenir birbirinden.

sevimsiz hayaletlerin gösterisi başlar böylece/
susmak nedir bilmez; gözde hüzün, uykuda gece.

ama bir gün vazgeçersek doğasından insanın,
yani; bedenimizi soyunabilirsek eğer-
elbette o gün aşk da biter.

deri'nin zevkinden vazgeçersek
derin'in ızdırabı da sarmaz bizi artık.

Korkmalıyız kuşlardan

"kuşlardan kurtulmalı,
bol bol rakı içmeliyiz"
(tuvalet köşelerinde ağlamadan)



sonbahar için en iyi planım; rakı


8 Haziran 2012 Cuma

Ellerim




kızgın ve sakin bir ruhta diye gök,
yıllar huzursuz-luğun arasına sıkışıp kaldı diye,
yanaklarım boğulurken, etim yanarken sancısından/
elimden hiçbirşey gelmiyor.

Dağıtamıyor yoksunluğumu hiç bir güç
ve hiçbir güneşi hiçbir ülkenin.
herşey nasıl da ölümcül, sesim çıkmıyor-
bütün güzel çiçekler çirkin bir kaktüse dönüşüyor gece oldu mu,
kokusunu yitirdi balkonumdaki saksı,
gece
oldu mu?

elimden hiçbirşey gelmiyor.

ayrılık değil, öksüzlük değil, hiçkimse değil
ellerim acıtıyor beni.
benim ellerim.
benim gözlerim
benim saçlarım
benim kalbim,
en iyi onlar bilir çünkü nereden bükeceğini,
en iyi onlar çağrıştırır suretimde geleceksiz bir geçmişi,

gidecek gibiyim, benim düşlerim olmadan, giyinip başka birisini.
sonra
düşecek gibiyim o duvarın tepesinden, soyunup başka birisini.
denizin sustuğu yok, göğün de anladığı-

diyorum ki en çok ben yakıyorum beni
elimle
elimden
başka birşey gelmiyor.

17 Mayıs 2012 Perşembe

F.A.Y





Adem'in yasak meyveye uzanışını hissediyorum.
Koparışını anlıyorum,
Biliyorum;
Çözülüşümü bağışlayamaz hiç kimse,
Bir fay kırığı gibi
Oysa öyle bile yeri yok bir yerde.
Belki biraz gizemli...
ve sadece sen,
Sen; büyümez çocuk;
Sadece sen duyumsayamıyorsun
Zamanın
Akıp
Gittiğini...

Üç kahve içiyorum bir gecede
Öyle yoğun ki zikrim.
Hepsini 'şerefe' ediyorum,
Bana lanetler oku.
Sadece sen bilmiyorsun beni
Diğer herkes eliyle gösterir,
Oysa parmak uzatmak din kitaplarında çok günah.

Sen; ince uzun parmakları
Bir violini tutar nazikliğinde
Bir kadını tutmasını beceren çocuk;
Öyle büyüksün ki kendi dünyanın içinde
Tanrın bile ufalıyor...
Belki bilinirsin cayarsan çocuk ruhundan
Ve ritminden cennetin...
Oysa cennetten vazgeçmek kutsal dinlerce ayıplanır.
Bir de bana kronos'u hatırlatıyorsun,
Meğer varmışsın,
Taş kusuyorum böylece her akşam.

Son kahvemi bir yol için içiyorum;
Bir bana lanet okunmasın.
Koruduğum, soluduğum bir zaman dilimini ısırıyorum,
Midem onu öğütmeyecek.
'Ah' demeye dilim varır da
Çocuk demeye varmaz ona dilim...
Ona dilim öyle güzel öyle tatlı uzanır ki
Ben bile şaşırırım...
Korkuyorum,
Yitip gitmesi göze alınamaz böyle bir serüvenin...
Bu öyle sıyrık ki bütün zamandan;
şimdi yerini yadırgıyor.
oysa bir dünya yörüngesini nasıl yadırgar
Hayret ediyorum!
Sonra anlıyorum
Olgunluk, metanet, dinginlik...

Önce kalbimi koyuyorum ortaya
Birşeyler eksik kalıyor
Sonra ellerini uzatıyorsun;
Bir kadın nasıl sevilir'i anlatıyor.

Selvi demekmiş adımın anlamı,
Bunu bugün öğrendim...
Demişken beni usanmadan dinlemeni özledim.
En güzel tanrıyım ben seninle biliyor musun?
İkimizden oluşan bir şehir ve kuşlarımız var,
Dahası ne olmalı biliyor musun?
Beni öpmelisin.
Kanımda bir hayvana çeken mavilikler olmalı.
Elimi tutmalısın ayda yılda bir
Belki İstiklali tırmanmalıyız.
Ne hain sokaklardan geçtikti seninle...
Geceleri ağlayalım mı?

Hiç bir oltanın ucunu ağızlayamayan bir balığım bu gün,
Yine de sabah olasıya her garibi tanımlamak istiyorum.
Oysa elbette netsiniz olduğunuzdan çok
Ve ben bir kadın gibi hayatınızı dokunup
Bırakmak istiyorum.
Oysa ben kırmızıya benzemem, şehvetim yok benim,
Ardım sıra hanginiz koşsun?
Kimseye dokunmuyorum.
Yaşıyorum, dönüşümü asuralardan bir tanrı gibi
En kötüsü ve ölümsüzü gibi...

Ah beni sevin,
Sevmemek çok günah...
Bütün kitaplar böyle söyler
Das kapitali pek sanmıyorum ama
Marxın canı sağolsun.
Siz beni sevin;
Bir fay kırığı gibi büyümeden zaman olgusu.

Ah
Dudaklarımı unutmayın çocuklar.


1 Mayıs 2012 Salı

Yaşam Alanı



düşündükçe kara
uzağı teninin.
gördükçe çirkinleşiyor evren
bir boynuna kapattığım gözlerim var
aklardan.
hep yeni doğmaktan,
büyümeyi ıskalıyoruz.

düşündükçe küfleniyor
derinin sadakati.
bildikçe çirkin bilmeler, bilmeyelim.
bir dudağına sokulan dudağım var
boynumu büküp,
en güzeli diyebiliyorum adına,
yaşanan saadetlerin.

özledikçe daha da büyük
kalbin;
adı benim yaşam alanım.
nefesimi dayıyorum göğsüne,
ritmi bulduğumuz bir gündüz var
adına en
garibi
diyorum mutlulukların...

Çoğaltalım.

15 Mart 2012 Perşembe

Misafir


-koşarak ayrılıyorum yanından.-

Bir cesaret değildir o koşmada kadının ayakları
aksine bir devriliştir her adımda/
her adım yıkıktır biraz bu yüzden sevgilim
sana doğru olmayan.

şimdi tam şurada, varlığın-
bir ateş topu gibi dönüyor ve yakıyor alnımı
ve şurada da dudakların bastırıyor alnımdaki yangını.
son kez öpücük/

ki seninle hiç sonu gelmeyecek bir düşün içinde

son kez öpücük/ diye birşey yok.
yüreği yakan bir el tutuşması.

seninle/hiç sanmam/son diye bişey yok.

Koşarak ayrılıyorum yanından,
gördükleri gibi değil- bu bir veda değil;
bu bir şiir.

bu senin dudakların
burnun
ve gözlerinin kahve-yeşil alacasına yazılmış bi şiir

bu ikimizden ve bitkilerden,
martılardan, garlardan ve "elden ayağa düşürülmüş o sihirli sözcük"ten
doğan ve büyüyen bir şiir.

yüzüne her dokundukça-
olgunlaşan
ve herşeyle barışan bir kadının şiiri bu.

avuçlarının içinde uyuyorum, yaşam çizginin içinde;
soluk alıp verişlerim hep bununla bir/ hep seninle.
yeniden yeniden yeniden tohumunu döküp kendine büyüyen
bir akşam sefası gibi
kalbimiz.
ah önce hep o var.

sonra
dudaklarımız birleşiyor,
sonra hasretimiz,

dinmiyoruz yüreğim!
ve dinmeyecek mevsimin değişmesiyle yağmur
işte bu doğruyu yüreğimizde ısıtıyoruz
hiç üşümüyoruz bu yüzden.

hiç sanmıyorum zaten/ seninle üşümek diye birşey yok.

vedalaşıyoruz...
dudaklarımız buluşuyor önce,
hasretimiz birleşiyor sonra,

-koşarak ayrılıyorum yanından.-

Park


Bir yer vardı orada;
Kırılmışlığımız,
umutsuzluğumuz,
mutsuzluğumuz yoktu,
sanki hiç olmamıştı.
Yüzümüzü okşayan rüzgar,
kulağımıza fısıldıyor- böyle söylüyordu.
yaşamak güzeldi...

yaşamak bizi seyrediyordu.

kalbini önce
kalbimi sonra bulduğum
vücudunu önce
vücudumu sonra bulduğum

bir yer vardı;
uzaktı-adını hatırlamıyorum.
hiç de yakın değildi
ve zaten adını hatırlamıyorum
ama oraya çok yürümüştük...

olsun'du
her sokak başında öpüşmüştük/
ellerini önce
ellerimi sonra hissettim.

uyuşmuştuk bir de.

yağmur vardı sonradan gelen,
kulağımıza fısıldıyor,böyle söylüyordu,
yaşamak güzeldi.
nefes almak kolaydı.
tanrı bizi seyrediyordu
oysa "tanrı bizdik"

kilitlenmiştik
ama
hafifliyordu
rüzgar kadar yağmur da.
sonrası sıcak bir yolculuktu.
ve
orada
yaşamak neydi?

3 Mart 2012 Cumartesi

Onbuçuk*


kocaman yeşil bir parkta; bir şarkı söyledim
tam içimden.
Bütün bir ömrü alırdı içine açsa kapılarını-
oysa acıtıyordu yalnız;

onbuçuğa biletim vardı.

herşey güzeldi ve doyumsuz,
sözsüz ve şarkısız da güzel tenin-
çocuğu gözlerinin//

Ellerini hiç söylemiyorum,
çocukluğum-sırdaşım
ve en naif, tılsımlı anı ömrümün,
işte birleşiyorduk
ağzımızdan trenler ve vapurlar
gidip-geliyordu şehirler arası.
Oysa sizin oralar deniz nedir bilmezdi.

ve on buçuğa biletim vardı.

Beni suratın ağırlamamıştı,
suratın uğurlamadı
seninle uyuyorduk/ biletim elimde terliyordu.
Yüzümüz ıslaktı, yağmur yağmıyordu.
Lirikti dünya,
omuzlarımızdan inmişti lirik,

on buçuğa biletim vardı.

gitmek üzere gelmiş iki güvercin gibiydik,
Önce bir ormanı uçtuk, sonra bir parkı
sonra üç şehri,
bir kaç binanın üzerinden yavaşça süzüldük
son bildiğim;
yere inmedikti,

Biletin bir nüshasını biletçiye verdim,

Martılar intihar ediyordu İstanbul'da
Bahar uzaktı.
sen tam şurada bir yerdeydin
Adın bana yaşatan herşeyi andırıyordu,
adın bana; dünyayı andırıyordu,
Sabah pervazda güvercinler/
GÜNAYDIN deyip gülümsüyordu,

belki sen değildin hiç biri
/sevgilim/
inanması bile çok güzeldi...


Aylar önce on buçuğa kesilmiş
Biletin yarısını
cüzdanımda saklıyorum...


1 Mart 2012 Perşembe

Öfke*


kafatasını açıp içerideki duruma bakmak istiyorum.
gidişatını tutup elimle rayına sokasım var.
ya da ölebilirsin en kısa yoldan, öyle ya iş bazen ölüme düşüyor,
seni kandıracak bile kimsen yok, yaşama inanmıyorsun.
ölümün kapısına gideceksin ama ayakların yok-
yarı hayvan yarı insan bile olamıyorsun şu dünyada
öyle bir yoksun
ayakların da öyle bi yok.

tutup boynundan seni şu ağacın tepesine oturtasım var,
ufacık beynini sincapların kemirdiğini izlemek istiyorum.
yahut yalpaladığın o yolda;
gidişhatını da tutup elimle...
-rayına sokasım var!-

27 Şubat 2012 Pazartesi

Oysa varsın



Aşkın tüm o nizamından tek bir adımla
Çıktım;
Önce kalbim acıyor
Sonra; kalbim…

Kalbim; bir kalbin var senin,
Ne de güzel bir kalbin var senin!
Yitirdiğim
Yitirdikçe
Kaybolmayan,
Asla reddedilemeyecek bir anne gibi
Büyüten ve büyüyen…

Acıyla harmanlıyorum saçlarımı
Seni yitirdikçe,
Yoruyorum zamanla kendimi.
Yine de geride yalnız sen kalıyorsun,
Belki yalnız
Belki değil
Yadsınamaz asla yine de
Sen gerçeği

Ve karar alıyorum bir gece
Kimse kim
Aldatacağım herkesi seninle.

Çünkü herkes verir bu kararı bir gün,
Hep aldatır birilerini yalnız bir kişiyle.

Önce sen susuyorsun sonra ben.
Kuşlar var sonra suskunlardan
Susmakla sınırlı
Suskunlarla dolu bir gece…

Kalbimi kanatıyorum
Bir yaranın kabugunu deşerek,
Ve geçerek bir şehrin içinden
Mağlup bir asker gibi.

Önce kuşlar susuyor
Sonra ağzın.

Ağzın öperken başka,
Susarken, konuşurken başka bir alem.
Ne de güzel bir ağzın var senin!
Kaçtığım; kaçtıkça benim olan.
Bir kedi gibi, masum ve sevgili…

Acıyla harmanlıyorum gövdemi
Seni yitirdikçe.
Uzağı buluyorum,
Ülkem ediyorum.
Sınır komşum oluyorsun, 
Yadsınamaz sen gerçeği.

Ve karar alıyorum bir gece
Kimse kim
Aldatacağım herkesi seninle.

Çünkü herkes verir bu kararı bir gün,
Hep aldatır birilerini yalnız bir kişiyle.

Önce ellerin var, sonra yokluğun…
Yüzün var bir de yok’lardan
Yoklukla dolu bir gece…

Ağlıyorum,
Yoksun.
Gülüyorum,
Yok.

Vazgeçiyorum bir şehrin düşünden
Tam da bir kadın gibi.

Bu hayat bağlıyor ellerimizi
Üstelik birbirimizin ellerine değil!

Önce ben susuyorum, sonra sen…

26 Şubat 2012 Pazar

Ağırlık


Uyanmak.

Her seferinde daha bir uyanmak-(ağırlığı),

Sensiz her seferinde,

sensiz günün ağırlığı,

Birbirini kovalıyor böcekler gibi aynı.


Saçlarım uzuyor, görmüyorsun.

Kilo alıyorum kilo veriyorum görmüyorsun.

Zaman vücut bulmuş, ben ona sarılıyorum’

(un ağırlığı)…

Ve vakitsizliğin özlemi/

Vakitsiz çıkıp gidişlerin

Çıkıp gelişlerin ağırlığı…


Yasak olanı sevmenin kederi

/de/

boynumuzun borcu.


Oysa her şey rayında,

Oysa trenler işlemiyor.


Ağladığıma bakma,

Sevgilim,

Dünya yolunu bulup

Elbette ki dönüyor.


(ve bu mutlak düzende, hayret bir şey değildir küçük bir kızın kayboluşu)


Uyanmak,

Her seferinde sessiz,

Günaydınsız ve

Kahredici ki giyinik/

(Giyintinin ağırlığı)

“Yüreğime dokunan elini,

Her sabah

Daha

Fazla

Hissediyorum”un

Giyotin kılığından, daha kötü olamaz.


Görünmedik, yürünmedik bir yerde

Bir hayat süregelirken-

Dünyam, dünyam!

Elbette ki yerinde durmaz.


17 Şubat 2012 Cuma

Bir gece İki gün ve Bahçe


Bahçeye çıkıyorum, bağırıyorum bağırdıkça,

Bu yer senin yerin,
yatağın var önce/ sonra düşlerin/
Bu tohumları sen ekmişsin geceden, sabaha çınar olmuşlar
Koşuyorum içinde çitlerin/ rüzgara aşık bir at gibi,
Sabaha çınarmış tohumlar ama sen yoksun.
Kimse yok.

Yerine
Bir garip aksi var yüzümün
işte tam da bu sabah

Elimi
Alnıma
Götürüyorum./
Bir akşamüstü omzunda ağlayan
Gece kollarının içindeki
Yurtsuz bir kadının alnı bu.

Bahçedeyim, çok olmamış / sen gitmişsin.
Bana bakmıyorsun, çünkü yoksun,
Çünkü yokluğun var, varlığın yok
Ben aşığım sana, ağlıyorum çiçeklere.
Ben aşığım sana ve durmadan ağlıyorum çınarın gölgesinde,

Aşk yerini bulur gibi/kayboluyor
Her seferinde.


Bahçeye çıkıyorum, bağırıyorum bağırdıkça,
Yoksun.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Hüznün Kokusu



senin yüzün, dudakların hüzün diye bağırıyor
tüm gülüşlerimize rağmen,
tüm gülüşlerdeki
yüreğimden yüreğine açılan kapılara rağmen.

bir çok şey yerinden oynuyor işte bunlarla birlikte;
bir adam akordeon çalıyor metro girişinde
ve iki genç bir şiiri okuyorlar karşılıklı,
hava kararmış,
akşam;
ışıltılarıyla parlıyor bir dünya
ve dudakların hüzün kokuyor yine de.

ve milyonlarca duygunun yanında
hüznü de konduruyor tenime,
tenime...

düşlüyor (-dikçe)
istiyor(-dikçe)
bağlanıyor(-dıkça)
seviyorum .

5 Şubat 2012 Pazar

Aldanan kız


Sen onu kız kulesi sanıyorsun;
gecenin karanlığında,
Oysa vapurun ışıklarını görüyorsun yalnız
Ve sanıyorsun ki evren o
ya da kanatlarının altında.
Oysa o; kanatlarını taşıyamayacak kadar cılız.

Ve koştuğunun, emeğinin teri değil
alnındaki ıslaklık
Sabahın çiyi yalnız.
Beş dakika evvel,
sizin için çalmadı ıslığını
sokaktan geçen hırsız.

Ve böyle;
gamsız, adsız, aşksız
süregelirken dünyan-
Uyanmanı dilerim.
gönlümün adının her harfine
bir nağme bulduğu kız.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Elif Ben


Anıyorum; sıcak bir odada,yağmurlu bir havada,camın buğusuna adımı yazdığımı/
İnsanlar uçup gitse bile,adları bir tını gibi kalıyor, ne garip! / Elif ben /

Lakin sizin isminiz yapışkan bir salyangoz gibi kulağıma yapışan,
zihinimn içinde bir o yana bir bu yana gidip geliyor.
Ben o camda mıyım hala, o yatağın içinde, yorganın altında mıyım bayım,
çünkü burada inanın şiddetle düşleniyor, lanet bir hayal* varlığınız.

Anlıyorum, terlediğimiz geceleri bu gün.
Anlıyorum kaçışlarımı ve tüm sığınmalarımı,
bana aşık olduğunuzu anlıyorum o gece,

aşkın başı da sonu da o gecede.

İnsanlar uçup gitse bile adları bir tını gibi beynimde, her yerde ne garip.
Bir bir, her birinin üstelik, ben bir yolu yürüyorum benimle yürüyorlar.
Hoş, bir yokuşu çıkıyorum, yalnız gibi/değil.
Kocaman keyifli bir sabaha beraber uyanıyoruz
/salyangoz sümüğü/ her yer yapış yapış ve isimleri dönüyor duvarlarda.

Anlıyorum, terkedildiğim sabahları bu gün.
Ve bana dönen yolları, /biliyorum/
ve yine de
Çekilmez bir ağırlığı yok adımın tınısının; / ben Elif…/...

Mini Yakarış


Dünyanın bilmem kaç düzleminde

oturup çay içiyorum

içerken düşünüyorum

sen beni unutuyorsun bu sırada


sen beni unutmasan

bütün mutsuzluklar

mutlulaşacakken


sen beni unutuyorsun

ben kurabiye yiyorum

ellerim dökülmesinden korkarak

oysa umrumda olmaz;

sen beni unutmasan.


Bütün mutsuzluklar

uçuşur


bir etek gibi

yaşıyorum

evet


rüzgarı seven bir etek olabilirim anca.


İnsana dair herşeyin yitip gittiği günlerde


oturuyorum bir kaç şiir

bir kaç bin sigara

ses yok,

ten yok


oysa sen beni unutmasan

böyle mi olur bu balkonun hali?


Pervazda çiftleşen kuşlardan soralım,

böyle mi olur?


ben bir düzlemdeyim,

düzlem bende

- insan yok -

çay içip kurabiye yiyoruz.


ellerim var

onlar ikimizin elleri.

bak nasıl da ellerim kollarıma kilitli

kollarım omuzlarıma

omuzlarım yüzüme

yüzümü hatırlıyor musun?


sen beni unutuyorsun bana bakıp

göğsüme bir ağırlık çöküyor.

oysa unutmasan öyle mi?

Oysa Yalnız



İçinde gözlerinin,
içinde gözlerimin,
Hazır sevişmişiz
Bir cam ötede kar yağarken,
Terlemişiz hazır;
Gülüşelim dedik
Başka bi şehre nazır.
Yollar açık, yollar düz
Ve içimizde bir bilinmezin mayhoşluğu,
Sanki adresimize düşüveren
Tüm hayatları yenmiş'liğin hoşluğu,
Sevinelim dedik...

Aşık sandılar bizi
Oysa ellerimi seviyordun yalnız.

Gelmenin faydasız,
Gitmenin anlamsızlaştığı zamanlar vardı bir de
Kalbimin çarpıntısı artakalıyordu her defasında.
Dudaklarımın düşmesi vardı bir de,
Ama sanırım uyuyordun
Ve her zaman uyuyordun.
Kapının ardından nefesini duydum,
Koşulsuz huzurdu bu;

Aşık sandılar bizi
Oysa orada olmanı seviyordum yalnız.

Kara bir gece üstümü örttü gündüzün,
Bir zerre bırakmadım üzerinde öpülmedik,
Geçti sonra...
Sonra geçti tren raylarından
Herşey gibi karanlık...
Biz bir kaç kişiydik o dem,
Sense içinde çoğul,
Sen içinde kocaman bir kaç insandın; adam ve dişi.
Ve olgunca yaşadık bize verilen hayatı seninle,
Şarabı hiç dökmeden, dökmeye meyletmeden.

Aşık sandılar bizi
Oysa ölmeyeceğimizi sevdik yalnız.

Zaman yine başka bir iklimle dondu bir kaç gün.
Sonra toprağa indik.
Gök güzeldi, yer soğuk...
En yalnız kadın bile çoğuldu,
Sana tutunuyorduk.
Kimsek; hepimiz,
Bütündük sabaha doğru içimde bir şarkı çalarken;
Sen duymuyordun, onlar biliyordu
Tınısı güzel bir şarkıydı,

Aşık sanıyorlardı bizi
Oysa bir şarkıyı seviyorduk yalnız.

Kırgınlıklar ve Ay ve Gece




Bir kadındım, el kadar.
Yakın gecelere ve gecelerden uzak.
Kalbimin atışını duyumsuyorum,
bendir geliyor aklıma ve,
bir garip ritim...
Evet diyorum ,
"nasıl da açık ay ve gece!"
ve nasıl da benim oluveriyor aniden
ay ve gece...
Hayret biçimde düşlüyorum,
biliyorum
kırılmaz bir kere daha, kırılmış bir kadeh,
çünkü bir kere kırıldığı zaman zaten artık bir kadeh değildir,
ve yokluğunda kırmızı şarabın,
kadehe bakıyorum dalgın...
Kırgın orada,
el kadar bir kadınım diyorum...